Kenan Çamurcu / Fikritakip.com
AKP iktidarını desteklemekle kalmayıp onu yönlendirmeye de uğraşan liberal isimler bir konu üzerinde titizlikle duruyorlar. O konu da Türkiye’nin ekonomik ve siyasi bakımdan Batı ittifakı içinde kalmasıdır.
Liberaller, Batı ittifakına bağlı olmanın Türkiye’de demokrasinin ve piyasa ekonomisinin güvencesi olduğunu düşünüyor. Buna mukabil, Batı ittifakının Türkiye için anlam kaybetmesinin de demokrasiden uzaklaşmak ve kapalı ekonomiye geçmek manasına geldiğini iddia ediyorlar.
Türkiye’de çok partili parlamenter rejime Batı ittifakına (NATO) kabul edilme talebi üzerine geçtiğimiz doğrudur. Fakat bu doğrunun hakikatin tek geçerli seçeneği olduğunu neden düşünelim? Ya da böyle oldu diye Türkiye, kendisini gelişen ve giderek karmaşıklaşan dünyada hep bu seçeneğe sadık mı hissetmeli?
Esas itibariyle dikkatimizi çeken bir şey var. Liberal isimler demokrasi ve demokratikleşmeye bu kadar vurgu yaparken acaba neden kalkınma ve büyüme modeli konusunda, ya da Türkiye’nin ekonomik avantajlar noktasından bakarak bir dışpolitika açılımı geliştirmesi meselesinde demokratik çoğulculuğu hemen elden bırakıveriyorlar? Neden bu alanda farklı seçenekleri değerlendirmemize asla ve kat’a izin verilmiyor?
Ya da belki soruyu şöyle değiştirebiliriz: Neden NATO, ABD, Atlantik ittifakı ve AB mihveri demokratikleşmenin ve ekonomiyi korumanın tek imkanı olarak görülüyor? Neden dünyanın farklı bir eksenini bu açıdan yeni bir imkan olarak gündemimize bile alamıyoruz? Tabucu ve kesin inançlı bu yaklaşım demokratik ve çoğulcu fikirle nasıl bağdaşabiliyor?
Gördüğümüz gibi, liberal kesimler ve onları takip eden muhafazakârlar için bu alanda demokratik, çoğulcu ve çok boyutlu düşünme özgürlüğü yoktur. Onlara göre Türkiye, refahını, kalkınmasını ve büyümesini hesaba katarak mevcut Batı ittifakı dışında bir seçenekle temas dahi kuramaz!
Onlara göre Batı ittifakının Türkiye için anlam kaybına uğraması tam bir kâbus senaryosudur.
Batı ittifakında kalmamız gerektiğini dayatan bu kesimler, alternatifleri gözden geçirmekte yarar bulunduğunu söyleyenleri adeta taşlıyorlar. Bu tür fikirleri ortaya atanları demokrasi karşıtları, baskı rejimi yanlıları ve en önemlisi de askerlerin sivil hayattaki uzantıları olarak suçluyorlar.
Acaba böyle bir bölünme sağlıklı mı?
Bir yanda, ne pahasına olursa olsun Batı ittifakına sadakat göstermemiz gerektiğini söyleyen liberaller ve muhafazakârlar, öte yanda da alternatiflere bakmakta zarar olmadığını düşünmeye başlayanlar varsa bu dikkat çekicidir. Ama birincilerin Batı ittifakına sadakat gösterilmesi gerektiği üzerindeki ısrar, baskı ve dayatmaları çok daha dikkat çekicidir. Hele de bunu demokratik bir ülke kalmayla özdeşleştirmeleri uyarıcı bile olabilir.
Türkiye büyüme konusunu tartışırken model çeşitliliği üzerinden mi bunu yapıyor? Tabii ki hayır! AKP iktidarı, bir tek büyüme modelinin geçerli olabileceğini söyleyerek yoluna devam ediyor. Liberaller de bu modeli demokrasiye bağlılıkla özdeşleştirerek ayakta selamlıyor.
BM Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş’in TÜSİAD’da yaptığı konuşmada büyümenin üç modelinden bahsetmesi bu açıdan dikkat çekiciydi.
Derviş’in saydığı örnek modeller şunlar:
1) Tamamen kendi iç enerjisiyle ve demokrasiyle büyüyen Hindistan modeli.
2) Otoriter yönetim altında büyüyen Çin ve Güney Kore modeli
3) Cari açık vermemeye ayarlı büyüme modeliyle Brezilya.
Yani Derviş’in söylediği şuydu ki, Türkiye, Brezilya gibi ne akıp ne kokabilir, kendi çapında küçük bir büyüme oranına razı olur, ama cari açık meselesinde garantili hareket eder.
Bu büyüme modelinin küresel rekabette pek iddialı olmamayı gerektirdiğini tahmin etmek zor değil. Türkiye eğer böyle bir modeli benimserse bölgesindeki bütün iddialarından vazgeçmek zorunda kalacaktır.
Türkiye eğer büyümeye devam etmek, bu oranı arttırmak ve iddialı olmak istiyorsa önünde iki model vardır: Hindistan gibi demokrasi içinde veya Çin gibi otoriter yönetim altında.
Ama her halükarda dikkate edilirse Derviş’in verdiği büyüme örnekleri Asya’dandır. Zaten Derviş, küresel büyümenin mevcut enerjisini Asya’nın sağladığını sürekli hatırlatıyor. Amerika’daki gerilemeye rağmen küresel büyümenin istikrarlı biçimde arttığını belirterek bu başarının tek sebebinin Asya’daki gelişmeler olduğunu savunuyor.
Türkiye’nin demokratik kalabilmek için Batı ittifakından ayrılmaması gerektiğini belleten liberaller, aslında Türkiye’yi gerileyen bir ekonomik sistem içinde tutmak istiyorlar. Yükselen Asya ile de temas kurmaktan sözedildiğinde cingar çıkarıyor ve demokrasinin elden gittiğinden dem vuruyorlar.
Bu gürültüye kulak asmayı sürdürdüğümüz sürece; cari açık, yüksek borç, finans sektörüne duyarlı ekonomik rejim ve yabancı sermayenin istihdam yaratmayan girdisine dayalı büyüme döngüsünden kurtulamayacağımız apaçık bir gerçektir.
İstihdama hiç katkısı olmayan büyüme modelinin gelir bölüşümünde yarattığı kaçınılmaz adaletsizlik, kentlerde belediyeler veya il özel idareleri eliyle sadaka dağıtarak telafi edilebilir mi?
Derviş, Türkiye’deki büyüme içinde istihdamın payının çok düşük olduğunu hatırlatmayı ihmal etmiyor. Çünkü temel sorun budur.
Türkiye eğer küresel rekabette mihver değerlendirmesi yapmak istiyorsa hangi koşullandırma ve dayatmayla bunun önüne geçildiğine iyi bakmalıdır.
Liberal bazı isimler ve onların muhafazakâr takipçileri, Asya’daki seçenekleri adeta kesin inançlı itirazlarla Türkiye’nin gündeminden çıkarmak isterken ülkeyi karanlığa gömülmekten mi kurtarmış oluyorlar, yoksa mevcut ekonomik döngünün karanlık geleceğine mi çanak tutuyorlar?
Henüz Yorum Yapılmamış