Geçenlerde Cuma namazına gidiyorum. Yolda birkaç erkek genç ve yanlarında bir de kız gördüm. Kız, bir yılışıklık edasıyla erkeklerden birinin kollarında... Kolunda kız olan erkek, yanlarından geçip giden birine sordu:
- “Nereye gidiyorsun?”. Diğeri,
- “Cumaya gidiyorum” diye cevap verince,
- “Öğle namazını kılmadan cumaya mı gidilir?” ( Bu kadar saçmalamasının sebebi gerçekten bilmiyor olması mı, yoksa hava atmak maksadıyla bir şeyler biliyor gözükmek miydi bilemiyorum). Diğeri de ondan geri kalmadı:
- Ben öğleyi Cuma namazından sonra kılıyorum.
Uyarıp da doğrusunu söyleyesi geliyor insanın. Ama hangi birine söyleyeceksin ki?
Bir defa camilerimiz, Cuma namazının farzından sonra bomboş kalıyor. Cemaatten birini çevirsen, “Nereye gidiyorsun arkadaşım? Cuma namazı bitmedi” desen, “Öğleyi kılmayacağım. Hem ben, beş vakit namaz kılmıyorum ki” diyeceğinden eminim. Tamam! Öğle namazından vazgeçtik de, Cuma namazının son sünnetini kim kılacak? Tabii ki sadece Cuma namazının on rekat olduğunu ve Cuma günleri erkeklerin öğle namazı kılmadıklarını bilenler.
Bayram namazlarında da bundan pek farklı değiliz. Özellikle kurban bayramları. Farz kılınır. Sıra hutbeye gelir. Ama cemaatin yarısı boşalır. Neden? Çünkü bayram namazı kılınmıştır zaten. İmamı dinlemesek de olur. Hutbeyi kim dinleyecek? Hutbenin bayram namazından bir parça olduğunu ve dinlemenin mecburi olduğunu bilenler.
Bu kadar mı? Elbette hayır.
Hutbe esnasında, saf aralarında ellerinde bir torbayla, “Camiye yardım” bağrışmaları…Namazlarda açık kalan cep telefonlarında Tarkan, Seda SAYAN albümlerinden eserler… Dışarda kalan cemaatten bazılarının yere Posta gazetesi sererek namaz kılması… Ve daha neler neler…
Hiçbirinin de Cuma namazının son sünnetindeki bilinçsizlikten farkı yok. Müslümanlığı biliyor sanmak… Yada Müslümanlığı Cuma ve bayram namazlarından ibaret sanmak.
Şimdi, ne idüğü belirsiz (aslında belli) Ahmet HAKAN gelsin de köşesinden hakaret etmesin Müslümanlara. Zira yazdığı sayfaların okurları da böyle şeyler arıyor. Okusalar da “Şu yobazlara bak, cahiller, geri kafalılar” desinler. Ne kadar ilginçtir ki, yukarıdaki manzaraların sahipleri de, söz konusu sayfaların okurlarıdır.
Yavuz hırsızın, ev sahibini basırmasına hiç gerek yok. Ev sahibi zaten vahim bir durumda. Yani “Hırsızın hiç mi suçu yok?” Dememize hakkımız yok.
Siyasette, ticarette, eğitimde ve daha nelerde, Cuma namazının son sünnetti’nde olduğu gibiyiz. İşlerimiz ve iş bilişimiz hep yarım yamalak. Belki samimiyetsizlikten, belki hevessizlikten, belki umutsuzluktan…
Biraz feraset ve biraz hidayet aramamız gerekmez mi?